Salda Gölü NASA İçin Neden Önemli?

Salda Gölü NASA İçin Neden Önemli?

24 saatlik zaman dilimi içerisinde, insanlık tarihi adına atılan en önemli adımlardan birini
geride bıraktık. Atılan bu adım, daha önce Mars yüzeyinde gerçekleştirilen ve jeoloji
dalına hizmet eden görevlerden biraz daha farklı bir amaca hizmet ediyordu. Amacı,
yaşam aramaktı! Böylesine önemli bir görevde, tüm dünya kaçınılmaz bir şekilde tek
yürek olmuş ve konuyla alakalı içerek üreten haber kanalları ile yayınlara kilitlenmişti.
Aracın başarılı bir şekilde inmesi birçok yerde kutlanırken, NASA’nın Perseverance henüz
Mars yüzeyine inmeden Twitter üzerinden yaptığı paylaşım, gözlerin Türkiye’ye
çevrilmesine sebep oldu.

NASA’nın Perseverance aracını indirmeyi planladığı konum, Jezero adlı bir kraterdi. Yaşam
arayışına çıktığımız 240 günlük serüvende Jezero, Mars yüzeyindeki mutlak uğrak
noktalarımızdan biri olmalıydı. Çünkü Mars’ta bir zamanlar suyun olduğuna dair kanıtlara
ulaşan araştırmacılar, suyun bulunabileceği potansiyel noktaları ararken Jezero Krateri’nin
diğer birçok konuma göre su izlerine ve buna bağlı olarak, belki de yaşamın izlerine
rastlayabileceğimiz yüksek potansiyele sahip yerlerden biri olduğunu düşünmüştü.

Türkiye bunun neresinde?

Türkiye bu işin, Hindistan’dan sonra Mars’a en fazla isim gönderen ikinci ülkesi
konumunda! Şaka bir yana, NASA’da çalışan bilim insanları Jezero Krateri’ne inmeden
önce nasıl bir ortam ile karşılaşacaklarına dair Dünya’dan örnekler ararken, karşılarına
Türkiye’den Salda Gölü çıkmış. Salda Gölü ile Mars’taki bir kraterin ne gibi bir benzerliği
olabilir ki? Bu soru, haberin başlığını okuyan belki de yüzlerce kişinin aklından geçmiştir.
Fakat Burdur ilinin sınırları içerisinde yer alan Salda Gölü’nün jeolojik evrimi sonucunda
oluşan ve günümüze kadar uzanan karbonat mineralince zengin yapısı, çeşitli mineral ve
bileşiklerin birleşerek deltalar oluşturduğu Dünya’daki tek göl olması, onu NASA’nın ilgi
odağı haline getiriyor.

Salda Gölü’nün bu özellikleri öğrenildiğinde, gölün Jezero Krateri hakkında bizlere çok
değerli bilgiler sunabileceği düşünüldü. Çünkü ikisi de benzer bir jeomorfolojik yapıya sahipti. Peki Jezero’nun jeomorfolojik verilerine nasıl ulaşıldı? Bu soru, NASA’nın Mars
Yörünge Kâşifi‘nden gelen veriler doğrultusunda cevaplandırıldı. Elde edilen veriler
sonucunda araştırmacılar, Jezero Krateri’nin bir zamanlar Mars’ta yer alan eski bir gölün
kıyı şeridinde yer aldığından şüphelendi. Bununla birlikte bilim insanları, bu şüpheleri
doğrularcasına aynı yerde mineral ve karbonat karışımlarını andıran izler tespit etti.
Tüm bu düşüncelerin sınanması adına NASA, Salda Gölü’nde bir saha çalışması
gerçekleştirmeyi planladı ve bölgenin çeşitli özelliklerini kayda alacak araştırmacılar
görevlendirdi. Purdue Üniversitesi’nde gezegen bilimci ve Perseverance bilim ekibinin
üyesi olan Briony Horga ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalışan öğretim elemanlarının
da yer aldığı bir araştırma ekibi, 2019 yılının yaz aylarında Salda Gölü’nün çevresi ile kıyı
şeridinde incelemeler gerçekleştirdi.

Yapılan incelemeler sonucunda, Salda Gölü’nün kıyı şeridi ile çevresinde yer alan ana
kayanın farklı kökenlerden oluşmuş çökeltiler barındırdığı gözlemlendi. Peki Salda
Gölünde tespit edilen çökeltideki tortullar gerçekten de Jezero Krateri’nde
keşfedilen birikintilere benziyor muydu? Aslında bu sorudan önce çok daha
temel bir sorunun; neden benzerlik arandığı sorusunun cevabını vermeliyiz.
Benzerlik aranmasının en temel nedeni, yazımızın başında bahsetmiş olduğumuz yaşam
arayışı. Salda Gölü’ndeki tortulların ve/veya çökeltilerin su içerisindeki taban mikrobiyal
topluluğu ile bir araya gelerek oluşturduğu mikrobiyalit isimli yapılar, canlılığa dair fikirler
sunabilirdi.

Mikrobiyalitler mikroorganizma birlikteliğinden oluştuğu için, mikrobiyalitlerin bazı
kısımlarının biyolojik aktiviteye bağlı olarak aşındığını gözlemliyoruz. Bu aşınma
sonucunda, tabanda tıpkı mercan resiflerine benzer bir görünüm sergiliyorlar. Eğer Jezero
Krateri’ndeki göl fiziko-kimyasal bakımdan Salda Gölü’ne benzerlik gösteriyorsa, krater
yüzeyinde ve/veya yüzeye yakın derinliklerde mikrobiyalitlere benzer yapılar ile
karşılaşmamız söz konusu olabilir ve eğer mikrobiyalit keşfedilirse; yaşamın sadece
Dünya’da değil, uzayın pek çok farklı yerinde bulunabileceğine dair halihazırda var olan
düşünceler çok daha fazla kuvvetlenebilir ve hatta sunulan çalışma verilerine göre
kesinlik kazanabilir.

Peki ama bir taş parçasının bulunması, nasıl böyle büyük bir düşünceyi destekleyebilir?

Bu soru, biyo-imza adı verilen bir terminolojiyi size tanıtma fırsatı sunuyor. Biyo-imza, bir
yerde bir zamanlar veya halihazırda bir canlının olduğuna dair doğrudan ya da dolaylı
kanıtlar sunan çeşitli işaretlere verilen isimdir. Bu işaretlerin akıllarda kolaylıkla yer
edinmesi adına, bunları kabaca 3 farklı şekilde sınıflandırabiliriz.
Birincisi gazlar. Gazlar, kaçınılmaz bir şekilde canlıların içinde bulundukları çevreyi
kuşatan ve buna bağlı olarak canlı yaşamı ile doğrudan ilişkili olan abiyotik etkenlerden
biridir. Diyelim ki, yapılan ölçümler sonucunda yaşam için elverişli olduğu düşünülen bir
seviyede oksijen gazının varlığı saptandı. O zaman Dünya’ya dönüp baktığımızda, mevcut
oksijen değerimizin belli bir miktarda sınırlı kalmasına hizmet eden en büyük işlemin
fotosentez olduğunu görüyoruz. Bu düşünceden yola çıkarak, yapılan keşfin fotosentez
benzeri biyolojik bir sürecin işareti olabileceği düşünülebilir.

İkincisi ise yüzey. Eğer yapılan gözlemler sonucunda, gezegen yüzeyinde belli
dönemlerde farklılaşmalar olduğu gözlemleniyorsa, bu farklılaşmanın kaynağı canlılar
olabilir. Ne demek istiyoruz? Bilindiği üzere iğne yapraklı bitkiler hariç (bir kısmı
sayılabilir), kış mevsimi geldiğinde bitkiler yapraklarını dökerler ve yazın tekrar çıkarırlar. Bu da Dünya’mızı dışarıdan gözlemleyen birinin, belli dönemlerde yeşilin farklı tonları ile
karşılaşması anlamına gelecektir. Bu durum elbette ki canlılığa doğrudan işaret etmese
de, ilgili gezegene şüphe ile bakılmasına sebep olacaktır.

Son olarak ise periyodik değişimler. Fotosentezden ve ağaçlardan bahsettik, yine
onlardan devam edelim. Mevsim değişimine bağlı olarak, yaprak döken bitkilerin kışın ve
yazın üretilen oksijen miktarı üzerinde yadsınamaz bir etkisi vardır. Bu etki öylesine
büyüktür ki, dışarıdan oksijen seviyesine yönelik bir ölçüm yapıldığında, birbirini takip
eden dalga şeklinde bir grafik elde edilir. Dalganın tepe noktası, yaprakların açtığı ve
buna bağlı olarak oksijen üretiminin zirvede olduğu yaz mevsimini; dip noktası ise
yaprakların döküldüğü ve oksijen üretiminin en aza indiği kış mevsimini temsil
etmektedir. Bu durum, bahsini geçirdiğimiz üzere gözlemlediğimiz gezegende canlılığın
izlerine dair kanıt oluşturabilmektedir.

Perseverance tüm bu verileri nasıl toplayacak?

Perseverance canlılığa dair kanıtlar elde edebilmek adına, günümüz laboratuvarlarında
oldukça yaygın görülen iki önemli ekipmana sahip. Bu ekipmanların ismi ise Sherlock ve
Pixl. Bu iki araç sayesinde toplanan materyaller incelenecek ve elde edilen veriler görev
yönetim merkezine aktarılacak.

Bu iki araç neyi, neden ve nasıl ölçecek?

Bu aletlerin ilki Sherlock (The Scanning Habitable Environments with Raman &
Luminescence for Organics & Chemicals) adı verilen ve temelde Raman spektroskopisi
prensibiyle çalışan bir mini laboratuvar. Bu aletin içerisinde yer alan Raman
spektroskopisi, toplanan örneğe bir ışın gönderip ışından geri yansıyan ışığı analiz etmeye
dayanıyor. Bu analizler sonucunda, toplanan materyalden yansıyan ve çevreden gelen
ışıktan nispeten yalıtılan dar bir spektruma sahip ışığın dalga boyundaki kaymalar tespit
ediliyor ve bu kaymaların analizleri yapılıyor.

Dalga boyundaki farklılık, canlı arayışımızda bizlere nasıl bilgi sağlayabilir?

Bu sorunun cevabı, dalga boyundaki kaymalara sebep olan materyallerde yatıyor. Raman
spektroskopisi sayesinde çeşitli bileşiklerin içerisinde yer alan monomerlerin varlığı tespit
edilebiliyor. Her molekülün, kimyasal yapısına bağlı olarak farklı dalga boylarını farklı
şekilde kırması, olası organik maddelerin tespitini kolaylaştırıyor. Eğer ki toplanan
örneklerde bu tür organik bileşiklere rastlanırsa, az önce bahsini geçirmiş olduğumuz
kuvvetli bir biyo-imzaya rastlamış olacağız.