
Ölüm her daim yanı başımızda olan, görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçektir. Öyle ki; ölmek, tüm canlıların
ortak özelliklerinden biridir. Nasıl ve ne şekilde olursa olsun ölüm, yaşamınızın bir anında sizlerin karşısına
çıkacaktır. Elbette ki böyle bir durum doğayı ve evreni anlamaya çalışan biz insanlar için de oldukça ilgi çekici
bir hal almıştır. Bu ilgi çekici durum, birçok dini ve mitolojik öyküde de yer edinmiş ve ölümden dönüş her
daim yüce ve kutsal bir gücün işareti olarak sayılmıştır. Bu öykülerin belki de en bilindik olanı ise İsa’nın
Lazarus’u yeniden diriltmesidir.
Lazarus’un bu ikonik hikayesi, biyoloji disiplininde de kendine yer edinmiştir. Özellikle bazı dönemler sosyal
medyada paylaşılan videolarda karşılaşılan kafası kopmuş ölü balıkların hareket etmesi, bazı insanların ölü
haldeyken refleks benzeri hareketler sergilemesi gibi; tüm omurgalılarda ölüm sonrası kasılmalar ile
karşılaşırız. Bu olaya biyolojide Lazarus etkisi adı verilir. Hal böyle olunca, bu tür eylemlere ölümden sonraki
hayat ile alakalı olabilecek bazı kavramlar atfedilmeye başlanır fakat tüm bunların arkasında, yine biyolojik bir
sürecin izine rastlarız.
Peki canlılar öldükten sonra hâlâ nasıl hareket edebilirler?
Bunun çok temel bir sebebi vardır: Elektrik. Elektrik akımları sadece elektrik direklerini birbirlerine bağlayan
bakır kabloların içerisinde hareket etmekle kalmaz, canlılığın evrimsel süreçteki önemli mihenk taşlarından
sayılabilecek sinir hücreleri içerisinde de yaşam için oldukça önemli bir rol oynarlar. Bu önem, canlının hayatta
kalabilmesi adına bilinçli ya da bilinçsiz eylemlerini gerçekleştirmesini sağlayan sinir hücreleri sayesinde
meydana gelir. Öyle ki boşaltım, üreme, soluk alıp verme, beslenme ve daha birçok etki, sinir sistemi
sayesinde çok daha düzenli ve kontrol edilebilir bir hal almaktadır.
Sinir hücreleri, aksiyon potansiyeli adı verilen, temelinde hücre içi ve dışının belli aralıklarla farklı elektriksel
kutuplara dönüşmesi ile oluşan bir akım meydana getirir. Bu akım, sodyum ve potasyum adı verilen iyonlarının
hücre içine ve dışına aktarımı (Na ve P pompası) sonucu oluşan potansiyel enerjiden kaynaklıdır. Oluşan bu
elektrik akımı, bir nörondan bir sonrakine aktarılarak ilgili hücre tipini uyarmaktadır. Ölü balıkların vücutlarında
olan şey de aslında budur; basitçe ölümü gerçekleşmiş olsa bile, aksiyon potansiyelinin kesimden arta kalan
kısımlardaki sinir hücrelerinde hala tetiklenebiliyor olmasından kaynaklıdır.
Peki sinir sistemini tetikleyecek ileti beyin tarafından gönderilmiyor muydu? Beyin olmadan nasıl
hareket ediyorlar?
Aslında ilgili videolarda görülen hareketlerin hiçbiri istemli veya bilinçli olarak gerçekleştirilen davranışlar
değildir. Bu yüzden, gerçekleşen hareketlerin büyük bir çoğunluğu beyne ihtiyaç duymaz, omurilik varlığında
gerçekleşir ve tahmin edebileceğiniz üzere bir komut iletisi ile tetiklenmek yerine, dışarıdan bir etki sonucunda
tetiklenen refleks benzeri davranışlardır. Dışarıdan sinir sistemini uyarmak ise çok basittir. Yeni ölmüş bir
canlının sinir sistemine dokunmak, üzerine tuz dökmek, bıçak gibi iletken bir alet ile sinirlerine dokunmak,
geçici bir süreliğine yeniden aksiyon potansiyelinin oluşmasına ve balık için konuşmak gerekirse balığın
tezgâhta kafası kopmuş olmasına rağmen çırpınmasına sebep olur.
Beyin öldüğünde canlı hâlâ nasıl yaşıyor?
Bu soruda ise ölümün farklı tipleri ile karşılaşıyoruz. Verdiğimiz balık örneğinde beyin ölümü gerçekleştirilmiş
(kesilerek vücuttan ayrılmış) olmasına rağmen biyolojik ölüm henüz gerçekleşmemiştir. Yani hâlâ beyin
haricinde vücudun diğer bölgelerinde yaşayan doku ve hücreler yaşamlarını devam ettirebilmektedir. Bu
sayede de bir uyarı ile birlikte, ilgili işlevlerini geçici bir süreliğine tekrar gerçekleştirebilirler.
Popular Science Türkiye // 29 Ocak 2021

