
Uzayda yaşayan canlılar gerçekten radyasyonla beslenebilir mi? İlk duyduğunuzda “Olur mu öyle şey?” diyebilirsiniz. Sonuçta kozmik ışınlar dediğimiz yüksek enerjili parçacıklar genelde canlılar için ölümcül kabul edilir; tıpkı fırtınada cama çarpan minik taşlar gibi, dokundukları her şeyi delip geçerler, DNA’mızı parçalarlar ve onarılması zor hasarlar bırakırlar. Biz insanlar bu tehlikeden gezegenimizin manyetik alanı ve atmosferi sayesinde korunuyoruz. Eğer bu koruyucu kalkan olmasa, Dünya’nın yüzeyi yaşama kapalı bir çöl gibi olurdu.
Ama işin ilginç kısmı şu: Son yapılan araştırmalar, radyasyonun her zaman düşman olmayabileceğini gösteriyor. Doğru koşullar altında kozmik ışınlar, yaşamı yok etmek yerine tam tersine onu destekleyebilir. Bunun anahtarı “radyoliz” adını verdiğimiz bir süreç. Basitçe anlatmak gerekirse, yüksek enerjili parçacıklar yeraltındaki suya ya da buza çarptığında su moleküllerini parçalayarak serbest elektronlar, hidrojen gazı ve çeşitli oksijen bileşikleri ortaya çıkarıyor. Tıpkı bir ekmek dilimini kızartıp üstünde kahvaltılık hazır hale getirmek gibi, radyasyon suyu “işleyerek” bazı canlıların enerji olarak kullanabileceği moleküller üretiyor.
Bu noktada “Peki gerçekten böyle canlılar var mı?” diye sorabilirsiniz. Dünya’da bunun ipuçları var. Güney Afrika’daki altın madenlerinin kilometrelerce derinliğinde yaşayan Candidatus Desulforudis audaxviator isimli bakteri, güneş ışığı görmeden, uranyum gibi elementlerin yaydığı radyasyon sayesinde oluşan hidrojen gazıyla beslenebiliyor. Çernobil nükleer santralinin duvarlarında keşfedilen bazı mantarlar ise melanin pigmenti sayesinde radyasyonu bir nevi enerjiye dönüştürebiliyor. Yani radyasyonla beslenen yaşam fikri sadece hayal değil; gezegenimizin derinliklerinde, ışıksız ve zorlu ortamlarda bunun örneklerini görüyoruz.
Elbette bu tür yaşam formları yüzeyde, doğrudan radyasyonun en güçlü olduğu yerde yaşayamazlar. Tıpkı sıcakta eriyen bir mumun gölgede serin kalmayı tercih etmesi gibi, bu mikroplar da yüzeyin birkaç metre altında, toprağın veya buzun koruması altında bulunur. Böylece hem ölümcül dozdan korunurlar hem de radyasyonun suyu parçalayarak ürettiği “kimyasal yiyecek”ten faydalanabilirler.
Bilim insanları bu fikri Mars, Europa ve Enceladus gibi Dünya dışındaki gökcisimlerine uygulayarak hesaplamalar yaptı. Mars’ın ince atmosferi ve manyetik alanı olmadığı için yüzeyi sürekli kozmik ışın bombardımanı altında. Bu, insanlar için ölümcül olsa da yerin birkaç metre altında, buz veya tuzlu su keseciklerinde radyolizin gerçekleşmesi mümkün. Mars’ın yeraltındaki tuzlu su bölgelerinde halofil adı verilen tuz seven mikroplar, tıpkı Dünya’daki akrabaları gibi, radyasyonun ürettiği hidrojen gazıyla beslenebilir.
Europa, Jüpiter’in güçlü radyasyon kuşağı içinde yer aldığı için yüzey buzunda bolca kimyasal enerji birikir. Bu enerji, yüzeyden okyanusa taşınabilirse oradaki olası canlılara besin sağlayabilir. Fakat kalın buz tabakası kozmik ışınların derinlere ulaşmasını zorlaştırır. Bu yüzden Europa’nın radyoliz potansiyeli Mars ve Enceladus’a kıyasla daha düşük görünüyor.
Enceladus ise bu sıralamanın zirvesinde. İnce atmosferi sayesinde kozmik ışınlar yüzey buzuna rahatça ulaşıyor. Üstelik güney kutbundaki dev gayzerler, bu buz altı okyanusun yüzeye açılan kapıları gibi. Cassini uzay aracı, bu gayzerlerden fışkıran suda organik moleküller ve bolca hidrojen tespit etti. Bu hidrojenin bir kısmı kayalardaki radyoaktif elementlerden veya doğrudan kozmik ışınların etkisiyle oluşmuş olabilir. Hesaplamalar, Enceladus’un birim hacim başına en fazla mikrop yoğunluğunu destekleyebileceğini gösteriyor. Yani uzay mikropları için adeta beş yıldızlı bir açık büfe!
Tüm bunlar bize “yaşanabilir bölge” kavramını yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Artık bir gezegenin yıldızına uygun mesafede olup olmaması tek kriter değil. “Radyolitik yaşanabilir bölge” dediğimiz, yeraltında su barındıran ve kozmik radyasyon sayesinde kimyasal enerji üretebilen ortamlar da potansiyel yaşam alanı olarak değerlendirilmeli. Evrenin her köşesine yayılan kozmik ışınlar sayesinde, belki de düşündüğümüzden çok daha fazla yerde hayat filizlenmiş olabilir.
Kim bilir, belki bir gün Enceladus’un okyanusunda ya da Mars’ın yeraltında, kozmik radyasyonla beslenen mikroskobik “uzaylılarla” karşılaşırız. Onlara el sallamak yerine elimizdeki ölçüm cihazıyla “sizi yakaladık küçük dostlar” deriz. Şaka bir yana, bu keşifler bize evrende hayatın ne kadar yaratıcı olabileceğini hatırlatıyor. Belki de yaşam, karanlığın ve ölümcül koşulların ortasında bile yolunu buluyor. Ve işte bilim, tam da bu yüzden heyecan verici.

